GüncelMakaleler

ANALİZ | Paris Komünü Üzerine (2/3)

"İbrahim Kaypakkaya kurduğu partinin ismini seçerken Paris Komünü’nden Sovyet ve oradan Çin deneyimine yön veren ihtilalci komünist düşüncelerin ve bu anlamda Marksizm’in yeni bir boyutta sistematikleştirildiği Leninizm ve Maoizm’in parti isimlendirmesinde etkili olmasına özel bir önem vermiştir"

 “Paris’i (18 Mart’tan 28 Mayıs 1871’e değin) 72 gün boyunca yöneten Komün, Fransa tarihinin 19. yüzyıldaki doruklarından biridir. Fransa’daki işçi hareketi ile dünyadaki sosyalist hareketin gelişmesinin önemli bir aşamasını oluşturur. Ekim 1917 Rus devrimine yolu o açmıştır.” (Lenin, Komün Dersleri)

Kapitalizmin temel çelişkisinin emek ile sermaye arasındaki çelişki olduğu ve emek zamanını kapitaliste kiralayan işçilerin kapitalizmin temel çelişkisinden dolayı biricik devrimci sınıf oldukları; işçilerin önderliğinde bir devrimin kapitalist sistemi yıkıp geleceğin sosyalist toplumunu inşa edeceğini söyleyen Marksist tezler, Paris Komünü ile tarihte ilk kez kanıtlanmış oluyordu. Marx’ın devrimden önce “bir devrimin felakete yol açabileceği” yönlü uyarısına karşın Komün’ün bir gerçek halini aldığı ilk andan itibaren eleştirilerini bir kenara bırakıp Komün’ü coşkuyla karşıladığı bilinmektedir.

Paris Komünü her ne kadar çoğunluğu işçilerden oluşsa da ideolojik olarak Marksistlerin değil anarşistlerin yönlendirmesi altındaydı ve anarşistlerin kapitalist devlet aygıtını ele geçirip onu işçi sınıfı lehine kullanabileceklerine olan yanlış inançları, Komün’ün sonunu hazırlayan neden olmuştur.

Lenin, Paris Komünü’nden elde ettiği bulguları ve bunlara dayanan analizlerini detaylı şekilde ele aldığı Devlet ve Devrim adlı eserinde ve bu eserdeki Komün ile ilgili kısımların derlendiği Komün Dersleri adlı eserinde bu olguya özellikle vurgu yapmaktadır: “Burjuva devlet makinesini zorla yıkmadan ve onun yerine, Engels’e göre ‘artık sözcüğün gerçek anlamında bir devlet olmayan’ bir yenisini geçirmeden, proleter devrim olanaksızdır.” (Lenin, Komün Dersleri, s. 145)

Lenin için Komün yalnızca Marx’ın “işçi sınıfının oynayacağı devrimci rolün emeğin sömürüsüne dayalı sistemlere bir nihayet vererek; geleceğin sömürüden kurtulmuş özgür insan emeği üzerine kurulu toplumlarına ilişkin” temel tezlerini doğrulamakla kalmıyor ama aynı zamanda kapitalist devlet aygıtının işçiler tarafından bir kere ele geçirildikten sonra onun tamamen parçalanarak yerine yenisinin inşa edilmesi zorunluluğunu da ortaya çıkarmış oluyordu.

“Tüm sosyalizm ve siyasal savaşım tarihinden Marx, devletin ortadan kalkacağı ve ortadan kalkışının geçiş biçiminin de (devletten devlet-olmayana geçiş) egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” olacağı sonucunu çıkarmıştır.

Bu geleceğin siyasal biçimlerine gelince Marx, onları bulmak için kendini yormadı.

Yalnızca Fransa tarihini gözlemlemek, onu çözümlemek ve 1851 yılının onu götürdüğü “olaylar burjuva devlet makinesinin yıkılmasına doğru yöneliyor” sonucunu çıkarmakla yetindi. Ve proletaryanın devrimci yığın hareketi patlak verince, –bu hareketin başarısızlığına, kısa ömrüne ve apaçık güçsüzlüğüne karşın– Marx, onun açıklarını bulunduğu biçimleri irdelemeye koyuldu.

Komün proleter devrim tarafından, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan “en sonunda bulunmuş” biçimdir. Komün, burjuva devlet makinesini parçalamak için proleter devrim tarafından gerçekleştirilen ilk girişimdir; parçalanmış bulunan şeyin yerine geçebilecek ve geçmesi de gereken “en sonunda bulunmuş” siyasal biçimdir o. Daha ilerde 1905 ve 1917 Rus devrimlerinin, ayrı bir çerçeve içinde, başka koşullar içinde Komünün yapıtını sürdürdüklerini ve Marx’ın dahice tarihsel çözümlemesini doğruladıklarını göreceğiz.

 

Proletarya Diktatörlüğü Deneyimi Üzerine…

Lenin önderliğindeki komünistler, Paris Komünü ile ilk deneyimi yaşanmış olan işçi devletini bu sefer çok daha sistematik olarak -Paris Komünü yenilgisine neden olan olay ve olgulardan çıkarılan doğru dersler ışığında- Sovyetler’de inşa etmişlerdir.

Lenin önderliğinde Bolşevikler, işçi sınıfının yönettiği bir devletin, yeniden güç kazanabilecek yenilen eski sınıflar tarafından yıkılmaması için bir diktatörlük olması gerektiğini görmüşlerdi. Bu nedenle sınırsız bir demokrasinin değil; kapitalist toplumun ezileni olan ve işçi iktidarının hakim sınıfı olan proletarya ve etrafındaki emekçi kitleler için demokrasi anlamına gelen; eski kapitalist toplumun sömüren sınıfı durumundaki kapitalistler üzerinde ise ağır bir diktatörlük anlamına gelen proletarya diktatörlüğünün gerekliliğini açıkça kavramışlardı.

Tıpkı bugün olduğu gibi o gün koşullarında da kapitalist sistemin sürekliliğini sağlamak adına “barış”, “demokrasi”, “özgürlük” kavramlarını sıklıkla kullanan başta liberaller olmak üzere çeşitli çevrelerin sınıfsal bağlamından koparılmış özgürlük, demokrasi, barış algılarına karşı Lenin sınıf bilinçli proletaryanın tutumunun ne olması gerektiğini açıkça ortaya koyuyordu: “İkincisi, bu açıkça yanlış. Bir liberalin genel olarak ‘demokrasi’den söz etmesi doğaldır. Bir Marksist ise sormaktan hiçbir zaman geri kalmayacaktır: ‘Hangi sınıf için?’” (age, s. 142)

Kapitalist devlet aygıtının işçiler tarafından ele geçirilmesi yeterli değildir. Kapitalist devlet için çalışan bürokrat, asker, polis, memurların silahsızlandırılıp, eski güçlerinden arındırılmaları; işçilerden kurulu basit komitelerden genel daha karmaşık biçimlerine kadar birçok komiteden oluşan yeni işçi iktidarı kurulmalıdır. Burjuvazi ve eski devlet taraftarları üzerinde diktatörlük; işçiler ve emekçi kitleler için ise demokrasi anlamına gelen proletarya diktatörlüğü kurulmalıdır.

“Her devlet, en demokratik cumhuriyet dahil, bir sınıfın bir başka sınıf tarafından baskı altında tutulmasına yönelik bir makineden başka bir şey değildir. Proleter devlet, burjuvazinin proletarya tarafından bastırılması için bir makinedir ve bu bastırma, büyük toprak sahipleri ve kapitalistlerin, tüm burjuvazi ve onun bütün kuyruklarının, bütün sömürücülerin alaşağı edilmeleri başladığı zaman, mülksüzleştiricilerin mülksüzleştirilmesi başladığı zaman, gösterdikleri zorlu, amansız, hiçbir şey önünde durmayan direnç nedeni ile zorunludur…” (s. 150-151)

Proletarya diktatörlüğü dışında başka bir biçimde eski burjuva devlet taraftarlarının silahsızlandırılıp, işçi devletinin gürbüzce gelişimi önündeki engellerin kaldırılması olası değildir. “Eski aygıtı, yani kapitalizm altında hatta en demokratik cumhuriyetlerde bile kaçınılmaz olarak varlığını sürdürmüş ve sürdürecek olan ve gerçekte işçiler ve emekçilerden yana demokrasinin kurulması karşısında en büyük engeli oluşturan bürokratik ve adli burjuva aygıtı bir seferde parçalama ve yıkmaya yalnız Sovyet devlet örgütü gerçekten yeteneklidir. Paris Komünü bu yol üzerinde ilk adımı, tarihsel ve evrensel bir anlam ve önem taşıyan ilk adımı attı. Ve Sovyetler iktidarı da ikincisini.” (s. 152)

Nitekim Sovyetler deneyimi sürecinde de defalarca kanıtlanıştır ki; gerek eski düzen taraftarlarının ülke sınırları içerisindeki karşı devrimci hareketlerinin ve gerekse de emperyalist güçlerin işçi devletini tıkmak üzere dışardan yönelttikleri saldırıların boşa çıkarılması için proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka aracı yoktur.

Proletarya diktatörlüğüne ilişkin “demokrasi”, “bireysel özgürlükler” adına yapılan eleştiriler sadece burjuvazinin mevcut diktatörlüğünün işçiler ve ezilen halklar üzerinde bir diktatörlük olduğu gerçeğini aklamaya, onu vazgeçilmez kılmaya yönelik ucuz söylemlerden ötesi değildir.

Günümüzde bu gerçeği reddeden, proletarya diktatörlüğünün gerekliliğini ve zorunluluğunu tartışmaya açan her yaklaşım, proletarya diktatörlüğünün ve öncesinde proletaryanın devriminin içini boşaltmaya yönelen ve tamamıyla burjuvaziye hizmet eden bir içeriğe sahiptir.

“Bu baylar bir devrim görmüşler midir hiç? Bir devrim, kuşkusuz olabilecek en otoriter şeydir. Nüfusun bir bölümünün tüfek, süngü ve top gibi söz uygun düşerse otoriter araçları bolca kullanarak kendi istencini nüfusun öbür bölümüne zorla dayattığı bir eylemdir bu. Yenen parti egemenliğini, silahlarının gericilerde uyandırdığı korkuya dayanarak sürdürmek zorundadır. Paris Komünü, eğer burjuvaziye karşı silahlanmış bir halkın otoritesini kullanmasaydı, bir günden çok tutunabilir miydi? Tersine, onu bu otoriteyi çok az kullanmış olmakla kınayamaz mıyız? Öyleyse, iki şeyden biri: ya karşı-otoriteciler, ne dediklerini kendileri de bilmiyorlar ve bu durumda karışıklık yaratmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ya da biliyorlar ve bu durumda proletarya davasına ihanet ediyorlar. Her iki durumda da yalnızca gericiliğe hizmet ediyorlar.” (Engels’ten aktaran Lenin, s. 105-106)

Devrimin ne olduğuna dair bir başka vurgu da Mao’ya aittir; “Devrim yapmak, ziyafet vermeye, yazı yazmaya, resim yapmaya ya da nakış işlemeye benzemez; o kadar zarif, o kadar sakin ve yumuşak, o kadar ılımlı, uysal, kibar, ölçülü ve alicenap olamaz.” (Seçme Eserler, cilt I, s. 29)

1917 Ekim Devrimi sonrasında Sovyetler’de inşa edilen Proletarya Diktatörlüğü deneyiminde de Proletarya Diktatörlüğü’nün bir biçimi olan Çin Demokratik Halk İktidarı deneyimi de ispatlamıştır ki; işçi-emekçi kitleler için demokrasi, burjuvazi için diktatörlük anlamına gelen Proletarya Diktatörlüğü gerek devrim sürecinde gerekse de devrim sonrasında zorunludur.

Sovyet İşçi Devleti’nin kendisini kuşatan emperyalist saldırganlığa rağmen ayakta kalmasının nedeni en nihayetinde bir diktatörlük olmasıydı. Çin deneyiminde özellikle Büyük İleri Atılım ve BPKD süreçlerinde açığa çıktığı gibi işçilerin, komünist işçi kadroların yönetimindeki komitelerin şekillendirdiği devlet iktidarı sosyalizmi yaşatabilmenin yegane koşuludur. Sovyet deneyiminde “Beyaz Ordu” olarak yeniden örgütlenen eski kapitalist devlet taraftarları Çin deneyiminde çok daha sinsi şekilde; komünizm adına konuşarak ya da pratik uygulayarak eski sistemi yeniden inşa etme emeli taşıyorlardı.

Tam da böylesi bir düşmanca faaliyetin en çok yoğunlaştığı dönemde Mao’nun “Burjuva karargahları bombalama” çağrısına paralel olarak, küçük burjuva kadroların devrime karşıt faaliyetlerini düzeltmek, devrimi korumak üzere işçi komitelerini göreve çağırması son derece öğreticidir.

Sovyet işçi devletinin kendisini çevreleyen emperyalist kuşatmayı paramparça etmesi ve hemen ardından Çin tarihinin geride kalan binlerce yıllık döneminde katettiği gelişmeyi birkaç on yıl içinde gerçekleştirmesini sağlayacak olan Çin Halk Devrimi’nin BPKD ve İleri Atılım Kampanyaları ile derinleşmesi; tarihi değiştirmek üzere dünya işçi sınıfına misyonunu oynamaya çağırıyordu. Emperyalizm ve Proleter Devrimler Çağı, işçi sınıfını tarih sahnesine çağırıyordu.

İşte Paris Komünü’nü ile ilk örneği yaşanan, Sovyet ve Çin deneyimleri ile süreklileşen devrimler çağına girildiğini müjdeleyen gelişmeler Türkiye’deki işçi sınıfının emeğinin kurtuluşu kavgasının devrimci temellerde yürütülmesi için gerekli itilimi sağlamış oluyordu.

Komün Dersleri Işığında Türkiye’de Proletarya Partisi’nin Kuruluşu

Proletarya diktatörlüğü deneyimlerinin ilgili ülkedeki sosyalizm deneyimini korumanın ve geliştirmenin ötesinde kapitalizmin burjuva ideolojisine karşı Marksizm Leninizm Maoizm’in yaygınlaşmasını sağladığını söylemeliyiz. Çok doğal olarak bütün dünya işçi-emekçi kitleleri bu ideolojik kasırgadan etkilendiler ve kimi ülkelerde binlerce yıllık tarihlerinde ezilenler ilk defa kaderlerini ellerine almanın coşkusu ile devrimci mücadelede kitlesel olarak yer aldılar. Kimi ülkelerde iktidarları ele geçirdiler, kimi ülkelerde son derece etkili mücadeleler sergilediler.

Türkiye’de ezilenlerin egemenlere karşı mücadelesinin çok eskilere giden bir geçmişi olsa da modern kapitalist sistem koşullarında gerçek özgürlüğün yolunu gösteren Marksist devrim teorisi uyarınca ilk örgütlenme deneyimleri 19. yy. sonlarında ortaya çıkmıştır.

Sovyet Devrimi’nin etkisi ile Komünist Partisi’nin kurulması ise 1920 yılına denk gelir. Dolayısıyla Sovyet iktidarı sadece Paris Komünü’nden sonra ilk kez bir işçi iktidarını değil aynı zamanda çeşitli ülkelerde Komünist partilerin kurulmasının da yolunu açmıştır.

Türkiye hakim sınıflarının gerici devlet aygıtını yöneten Kemalistlerin Mustafa Suphi ve beraberindeki Komünist Partisi kadrolarını katletmesi sonrasında ise TKP’nin yeniden devrimci bir çizgide örgütlenmesi engellenmiştir. Komünist Partisi üye ve taraftarlarına yönelik sürekli soruşturma ve tutuklama terörü uygulayan Kemalist devlet, işçi sınıfının emeğinin kurtuluşu kavgasının karşısında yer almıştır.

Mao Zedong ile Çin Komünist Partisi’nin zafere ulaşan devrimci mücadelesi, BPKD ve İleri Atılım hamleleri ile derinleşirken, bu durum Türkiye gibi ülkeleri oldukça fazla etkilemiş ve zaten bir süredir yeniden hareketlenen işçi mücadelelerinin daha politik bir hal almasını sağlamıştır.

Avrupa’da başlayan 1968 Bahar Eylemlerinin Türkiye’de de görülmesi devrimci mücadelenin de yeniden örgütleneceği koşulları taşımıştır.

İşçi direniş grevlerinin, yoksul köylülerin toprak işgallerinin sıklıkla yaşandığı bu dönem 15-16 Haziran 1971 Büyük İşçi Yürüyüşü ile doruğa çıkmış, yığınların kendiliğinden eylemleri devrimci gençler aracılığıyla daha politik bir hal almıştır. İşte tam bu koşullarda İbrahim Kaypakkaya önderliğinde sınırlı sayıda kadroyla ülkemizde proletarya partisi kurulmuştur.

Proletarya partisini kuran lider olarak İbrahim Kaypakkaya zora dayalı bir devrim olmadan hakim sınıfları devirmenin de geleceğin toplumunu inşa etmenin de mümkün olmadığını kavramıştı. Bunun için dönemin devrimci liderlerinden daha öteye bakabilmiş; komünist toplumu yaratmak için izlenmesi gereken güzergahın üzerinde durmuştur.

İbrahim Kaypakkaya kurduğu partinin ismini seçerken Paris Komünü’nden Sovyet ve oradan Çin deneyimine yön veren ihtilalci komünist düşüncelerin ve bu anlamda Marksizm’in yeni bir boyutta sistematikleştirildiği Leninizm ve Maoizm’in parti isimlendirmesinde etkili olmasına özel bir önem vermiştir.

Bu gayet bilinçli bir tercihin, proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunu kavramış olmanın, demokratik radikal bir kitle hareketi ile bir Komünist Partisi arasındaki farkın ne olması gerektiğini bilmenin doğal, doğrudan sonucudur.

Diğer pek çok temel konuda olduğu gibi proletarya diktatörlüğünü inşa etmeye giden yolda bir takım reformlardan yararlanmayı da doğru şekilde ele alan Kaypakkaya için reformlar peşinden gidilecek şeyler değil ancak proletaryanın iktidarını kurma yolundaki mücadelenin geliştirilmesi amacıyla kullanılabilecek şeylerdir:

Proletarya partileri de, şartların gerekli kıldığı hallerde burjuva demokrasisini son sınırlarına kadar genişletmek ister ve bunun için aktif ve kararlı olarak mücadele eder ama bunu, proleter demokrasisine geçişin (yani proleter diktatörlüğüne geçişin) bütün ön şartlarını yaratmak için yapar. Orada durmak ve onunla yetinmek için değil.”  (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 293)

İbrahim Kaypakkaya’nın tezleri onun Paris Komünü’nün açtığı çığırın devamcısı olduğunu ve Komün’den çıkarılan dersleri tam anlamıyla özümsediğini göstermektedir: “Yine bizim partimiz, komünizme geçmek için bir devletin, Paris Komünü tipinde, Sovyet tipinde vb. bir devletin zorunluluğunu kabul etmekle birlikte, nihaî olarak her türlü devleti kaldırmak amacındadır. Oysa, diğer adlandırmalar bu noktaları da ifade etmekte yetersiz kalmaktadır. İkinci olarak, bu adlandırma bizi her türlü sosyalizm haininden, sosyal şovenden, revizyonizmden, oportünizmden, anarşizmden, reformizmden vb.’den kesin olarak ayırmaktadır” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 297-298)

Türkiye’de sınıfların tahlili ve devrimin biçimi, Kemalizm, Kürt Ulusal Meselesi, Türkiye’de parlamentonun işlevi, komünist partisinin örgütlenme yöntemi, emperyalizme karşı mücadele ve sosyal şovenizm başlıkları altında ortaya koyduğu görüşleri ile proletarya partisini MLM bilimi ilkelerine uygun şekilde inşa ederken, Türkiye işçi sınıfının emeğinin kurtuluşu kavgasını sürdürecek devrimcilere komünist partisinin esasen işçi kadrolardan oluşması gerektiğini de belirtmekteydi.

Gerek Türkiye’de gerekse dünyada Paris Komünü ile açılan işçi sınıfı devletlerinin kurulması için proleter devrimler çağı her ne kadar fiili uygulamaların yenilmesi ile bir gerileme yaşıyor olsa da bunu tersine çevirmek mümkündür ve bunun yolu da Komün’ün derslerini takip eden Sovyet ve Çin devrimlerinden, BPKD’lerinden geçmektedir.

ANALİZ | Paris Komünü Üzerine (1/3)

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu